Halise Baydar Kişisel Gelişim ve Danışmanlık Merkezi  

Ana Sayfa   Terapist   Aile Sergisi   Okuma Odası  Nefes ve Beden

Özel İlişkilerimiz Kilolarımızla Barışalım Katılımcılardan Seminer Tarihleri

Sarkaç Öğretisi Nasıl Katılabilirim Yol Tarifi  For English  Für Deutsche Bize Yazın

 

 

 

Doğru Olan Budur, Aşk Böyle Bir Şeydir!


Ömrüm boyunca edebi anlatım tarzlarına ve herkesin birbirine; " Doğru
olan budur, aşk böyle bir şeydir." demesine ya da " Allah öyle her
yerde ağza alınmaz…" falan gibi bilmiş fikirlerine fena halde sinir
oldum. İnsanlara yakın dursam da kolay kolay inanmam. Her şeye
hastalıklı olmamak kaydıyla şüpheyle bakmayı alışkanlık haline
getirmişimdir. Şimdi, ben bunları neden yazıyorum?

Şöyle ki; yaşadığım bir hikayeyi anlatmaya başladığımda, insanların
anlayışla karşılarmış gibi durup da, akıllarının o kontrol edilemez
kısmından; " Bu, kesin kafayı sıyırmış." diyip, ardından; " Yalnız
Reyhan'cım, hani dikkatli ol, nemelazım…" gibi kuşkucu ifadeler
kullanmaları beni hiç ırgalamıyor. Çünkü, sonuçta bir yaşanmışlık var
ve o deneyimlenen, anında ve daha sonrasında beni etkiliyor. Hem de
çok.

Kuşkusuz manevi bir yanımız var ya da genellemeyeyim, benim var. Şu an
içinde yaşadığımız meteryal dünyada belki de yavaş yavaş kanıtlanmaya
başlamış bir görülemeyen, dokunulamayan, koklanamayan, yalnızca
hissedilen bir şeyler. Bunlar yazıya döküldüğünde bence tam anlamıyla
da ifade edilemiyorlar.

İşte bu yüzden Halise Baydar'ın ile sergisini anlatmaya başlamadan
önce sizlerden kafanızdaki tüm kuşkularınızı ve yargılarınızı
kaldırmanızı istiyorum. İlk önce, kendi durumumu ve James Redfield'in
kainata soru sorduğunuzda o sorunun yanıtı muhakkak verilir demesini
yüzde yüz destekleyen olayla başlayalım.

2001 Mayıs ayında prematüre ikizlerimi dünyaya getirdim. Öyle klasik
bir anne değildim, hemen saçımı süpürge yapma moduna giremedim. Yani,
bebeğini kollarına alan ağlak kadını oynayamadım. Hala da ilk bebeğini
doğuran kadının kendi acınası durumuna mı, yoksa bebeğinin güzelliğine
mi ağladığını sorgularım. (Bu belki başka bir yazı konusu olabilir,
şimdilik geçelim.) Böylece, ellerimize dahi alamadığımız, sakat veya
beyin özürlü olmasından delicesine korktuğumuz iki kız bebek dünyaya
getirmiştim. Birisi 1150 gr. Natalie İlayda, diğeri 850 gr. Chloe
Lara. Onlar bize muhtaç, son derecede korunmasız iki varlıktı.
Mücadelemizi sonuna kadar verdik ve Natalie İlayda Ağustos ayının
22'sinde aramızdan ayrıldı. Şu an, bizimle hayatı paylaşmayı seçmiş
olan kızımız ise dört yaşında ve esas hayat savaşını kaybedecek olan
gözüyle bakılan da oydu.

Yıllar boyunca ölüme, ölümden sonra hayata inanmış ve ailesinde de
bunun bir çok şeklini deneyimlemiş bir insan olarak ben, kızımın
bizleri terk etmesini ne kadar da anlayışla karşılamaya çalışsam,
O'nun varlığını zaman zaman hep aramızda hissettim. Öyle filmlere konu
olacak olaylar şeklinde değil. Yalnızca bir his. Zaman zaman O'nunla
içimden konuştum, yanıt aldığımdan da değil, öylesine… Bunu, eminim
herkes yapar fakat benim için farklı olan bir tek şey vardı o da
kainattan ya da Allah diyin, Tanrı, evren v.s…karşılaşmak, bir şekilde
bağlantıya geçmek, sebebi neydi? Ben O'nu tekrar dünyaya gelmesi için
davet edecektim. O, çok daha sağlıklı bir bedene doğacaktı. Hep
bunları düşünüyordum.

İlk gittiğim ki öyle bir organizasyona katılmak eşim geçlere kadar
çalıştığı ve kızımı da bırakacak kimse olmadığı için neredeyse
imkansızdı, doğumumla ilgili kitabımla ilgilenen birisi bana
parapisikoloji derneğinden bahsetti. Aklım hep orada kaldı, sosyal
hayat yoktu ki, ona da zaman olmayacaktı ve nitekim de olmadı ta ki
Halise Baydar'la tanışana kadar…

Lara bir ay önce ateşlendi. O gün akşama doğruya kadar çalışacağım
için kızımı eşime emanet ederek işe gittim. Geldiğimde ateşi
düşmemişti ve hep beraber doktora gittik. Dönüşte, yaşadığımız mekan
olan Tarabya dürümcülerinin olduğu yerde yemeğe karar verdik.
Ufaklığın ateşi ilaçla düşmüş, bizim keyfimiz hastalığın biraz boğaz
şişliğinden ibaret olduğunu bildiğimizden dolayı gayet yerinde. Lara,
babasının kucağında yemeğini yiyor, hafif yorgunluğu var. Benim
arkamda da minik tabureler ve oturmuş iki kişi. Kadınlardan birini
çapraz arkamdan görebiliyorum. Sürekli kızımla ilgileniyor ve O'ndan
çok etkilenmiş görünüyor. Birbirimize gülümsüyoruz ama Türk olmadığını
düşünüyorum. Muhtemelen turist. Parayı vermek için kalktığımda arkamda
kalan diğer kadın bana doğru ilerliyor. O anda, O'nu bir operacı
olabilir diye fark ediyorum. Gülümsüyor ve kırık bir Türkçeyle; "
Kızınız okumayı sever mi?" diyor. Eşim, kızım hala kucağında bize
bakıyor. " Sever tabi, bir sürü kitapları var…. Ama neden böyle bir
soru sordunuz?" " Şimdi kızınızı bir kadın olarak gördüm, yazıyor,
çiziyor, düzeltiyor, hep kitapların arasında." diyor. Ben, eşimi
yolluyorum ve heyecanıma engel olamayarak; " Afedersiniz, sizi yormak
istemem ama geçmişini mi geleceğini mi gördünüz?" diyorum. "
Geçmişini… Ben Halise Baydar." Kısaca bana kendini tanıtıyor. Aile
sergisi diye bir şey yapıyormuş. Burada bana bir örnek veriyor; "
Mesela siz öfkeli bir insansınız ve bu öfkeniz size nesiller önce
büyük büyük annenizden miras kalmış olabilir, bunu kendiniz ne kadar
telkinde bulunursanız bulunun çözemezsiniz. Bu tür kilitlenmiş
enerjiler bazen bir sergide çözülebilir, siz de yıllardır uzaktan
kumandalı gibi yaşamaktan kurtululabilirsiniz. Bu terapi yöntemini
anlatmak zor. Aile sergisinde, grupdaki insanlardan temsilen, sizin
ailenizdeki bireyleri seçiyorsunuz ve onlar da orada, aynı seçtiğiniz
kişiler gibi davranıyorlar. Davetlim olarak gelebilirsiniz." diyor.
Tamam ben öfkeliyim de, aklıma bir anda kızım geliyor. Anlatıyorum
kısaca. Halise Baydar bir saniyelik duraklıyor ve; " O tekrar
gelecek…, erkek olarak…"diyor ve ben de film kopuyor.

İşte, yanıt geldi! Üstelik, bu insan derKi'nin ilk sayısına röportaj
vermiş bir kadın! Tesadüfün böylesi mi olur? Hayatta hiçbir şey
tesadüf değildir, öyle değil mi? Farkında olana… Evren yanıtını
yollar, alana, değerlendirebilene… Aksi taktirde, geldiği gibi akar
gider. Benim zamanım olmadığı için ayağıma kadar geldi. Kendi
müjdesini vermek uğruna böyle bir karşılaşma düzenlendi! Diyorum ya,
bu sizlerde çok şüphe uyandırıcı ve hafiften çatlağımsı bir izlenim
yaratabilir ama ne yazık ki hissedilenler kağıda dökülünce böyle bir
hal alıyorlar. Yetersiz…

Halise, tüm Haziran ayı boyunca, eşimin evde olduğu bir zamanı
yakalayabilmek adına, aile sergisi için yeterli insanı toplamaya
çalıştı ve bunu tüm içtenliğiyle yaptı. En sonunda geçtiğimiz hafta
sonu periyodik olarak pazar günleri kendi yerinde yaptığı ki, O'da
Tarabya'da oturuyor (tesadüfen!) aile sergisine katıldım.

Ne mi hissettim? İlk an yine o kuşku… Toplam on iki kişiyle başlayan
bir gruptuk. Tavanı ahşaptan yapılmış bir çatı katı. Zevkle
hazırlanmış çaylıklar, yerlerde puflar… Birbirini tanımayan, belki
aralarda birkaç yakın arkadaş veya abla kardeş. Herkes belli bir
köşeye çekilmiş, hafifçe sohbet edenler var. Fakat ne tuhaf değil mi?
Oraya gelen her bir insan resim resim hafızama kazınmış halde. İlk an
değil elbet. Zaman geçip de birbirimizin en özeline ortak olduğumuzda.
Beraber ağlayıp, duygulandığımızda, her ortaya gelen ailede kendi
ailemizin bir parçasını bulduğumuzda, dolayısıyla kendimize de şifa
aldığımızda. En azından ben öyle düşündüm ve Halise Baydar'da aynı
açıklamayı yaptı. Yani, sizin illa ki orada aile sergisi açtırtmanıza
gerek yok, bir şekilde olayın içine girmek ve başka birinin ablası ya
da abisi rolüne girmek rahatlamanıza yardım ediyor.

Grup terapilerine yakınlığım Amerikan filmlerini seyretmekle orantılı.
Orada el ele tutuşup da ağlaşan ya da bağrışan insanları görmek bana
hep dramatik gelirdi. Gerçek değil bilhassa, komikti. Hatta, o
insanlar hafiften sıyırmışlardı. Eminim, o gün hepimizi dışardan biri
dürbünle falan izliyor olsaydı aynı benim daha önce yaptığım bu
yorumları yapardı.

Peki, benim gördüklerim? İlk seçilişim başka birisi tarafından en
büyük abla rolüneydi. Babaya duyulan öfke bana mı aitti yoksa o kadına
mı? Büyük abla, babasıyla olan görüşmesinde O'nun önünde eğilmeyi
reddetti. Ben mi reddettim O'mu? Sonra ablanın öfkesi geldi ve abla
öfkesiyle tanıştı. Çok daha iyi oldu, anneyi sevmeye ve sempati
hissetmeye başladı. Anne rolüne giren kadın ise ağlıyordu, sürekli
ağlamaya devam etti. Her aile sergisinin sonunda her insan birbirine
teşekkür edip, annesiyle babasının kendine hayat verdiğini kabul etti.
Ailelerimiz bizler için değiştirelemeyecek, atılıp, satılamayacak
yegane varlıklar. Onları olduğu gibi kabul edebilmek, insan
olduklarını ve hatalarının varlığını bilmek… İşte benim gördüklerimin
en önemli yanı buydu. Onları o şekilde de sevebilmek. Karşılıksız
sevgi verebilmek.

Halise, aralarda bizimle sohbet etti. Herkes birbiriyle konuştu ve
kaynaştı. O, bir terapist ama aynı zamanda inanılmaz bir insan.
Hayatındaki tüm olumsuzlukları olumluya dönüştürmüş bir kadın. Çok
kuvvetli bir görüntü yaratıyor, insanın O'nun yanına sığınası,
kucağına yatası geliyor.

Bütün bunlar uzaktan edebi söylemler, yani karşılıksız sevgi
verebilmek falan. Fakat, böyle bir oluşumun içine girdiğinizde aynı
insanı farklı rollerde seyrediyor, on dakika önce sinirlerine hakim
olamayan birinin, on dakika sonra hüngür hüngür ağladığını
görüyorsunuz.

Oynadığım diğer rolde asker bir adamın (ki O'da bir başka kadın
tarafından oynandı) karısını deneyimledim ve hala o kadının, oğlu için
hissettiği acıyı hatırlıyorum. Kocamın tarafına değil oğlumun tarafına
döndüm. Kocam tarafından bastırılıp, unufak edildiğimi hissettim. O,
kesinlikle ben değildim. Çok üzgündüm, yorgun ve sıkıntılı. Hafifçe
kalbime ağrı girdi. Oğlumu oynayan kişi ise zar zor soluk alıp,
kalbini tutmaya başladı. Sonradan kalp yetmezliği sorunu olduğu
anlaşıldı.

Gözler… Bakışların değiştiğini gördüm. Bu kesinlikle korku
filmlerindekini çağrıştıran tarz bir değişim değil. Aynı insanın nasıl
da farklı bakabildiğini deneyimledim ve bu benim için kusursuzdu çünkü
oradaki her insan akıl almaz bir şekilde rol yapıyordu. Tamamı ile
doğaçlama. Mesela, gayet iyi eğitimli bir adam Almanya'ya kaçan kocayı
oynadığında yemin ediyorum eliyle poposunu kaşıdı ve durmadan herkesle
alay etti. Bu adamın o adamla ilgili yalnızca karısını bırakıp,
Almanya'ya gitmesi dışında hiçbir bilgi de yoktu. Hatta, adam ikinci
bir tane daha kadın var dedi ve öyle de olduğu ortaya çıktı.

Benim aile sergime gelince… O'nu yüreğimde taşımak istiyorum.
Gerçekten… Ben, alabileceğim en güzel yanıtları aldım. Kızımla tekrar
buluştum. Kendimi seyrettim ve ailem için kendimce dersler çıkarttım.
Aile sergisine katılan tüm insanlar hala aklımda ve kalbimdeler. Onlar
birer birer giderken yine sanki ailemden birilerini bulmuşum da tekrar
kaybediyormuşum gibi hissettim.

Hala, aklımın bir köşesi " Yok canıııımmm" dese de onu susturabilecek
kadar şey deneyimledim. Kızımın söylediği bir şey hala aklımda; " Kim
bilir? Belki başka bir zaman, başka bir yerde tekrar buluşuruz…"


 

 

     

 

Halise Baydar Kişisel Gelişim ve Danışmanlık Merkezi
www.ailesergisi.org

halisebaydar@gmail.com

(0532) 416 87 71

Copyright 2005